Osmanlı’da Kahvehane ve Ortak Hayat Mekanları

osmanlitanitimkapak“Kahvehane, 16. yüzyıl İstanbul’una damgasını vuran bir mekandır; çünkü mekanın ilişkileri, nesneleri ve akıp giden zamanı içindekiler için anlamlı kılma özelliğinin en yoğun biçimiyle deneyimlendiği kahvehane, şimdideş yaşamın sınırlamalarından, kısıtlamalarından sıyrılmış insan teklerinin sırlarını içerir; kahvehanedeki gövde bir başına orada bulunuşuyla -hamamda, çarşıda, kışlada, evde vs. oluşundan farklı olarak- şimdideş yaşamı çeşitlendirir; bu kişilerin oluşturduğu toplulukta yer tutan (Türkiye türkçesinde de konuşmak; kon(/y)mak, yer tutmaktır) yüzer-gezer gövde-imgelerde savaş, şölen, ibadet türünden belli bir amaca ve nedene yönlendirilmiş bu ‘arkaik’ kalabalıkların tersine, her türlü kolektif eylem oluşumlarının gizli tohumları saklıdır; mesela şamanist “gizli erkek dernekleri”nin –kim bilir.”
“Kahvehaneden önce birbirlerinin dar grupları içinde kümelenen tekil söz’lü kimlikler, kahvehanelerde yabancı, buralı olmayanlarla aynı zamanı ve aynı mekânı kullanıyorlardı.”
“Şehrin kendini öbür yerleşim (köy, kasaba) birimlerinden ayıran en belirleyici öğelerinden biri olan ‘karşılaşma’ yada görünen ‘öteki söz’ yepyeni bir sosyolojik olgu olarak dikilir kahvehanedeki ‘göz’ün önüne.”
“‘Kahvehanedeki göz’ün “temaşa”yı bir bilgi türü olarak yaşantısına kattığını söyleyebiliriz.”
“Kahvehane Karagöz’ün yayılmasında ‘matbaa’ işlevi gördü.”
“Gerçekten de kahvehanede bir tür elçilik etkinliği gerçekleşir: başka bir zaman ve yere ait bir hikayeyi bugüne getirip seyircilerin gözlerine ve kulaklarına sunar.”
“Küçük bir kasabada bile caminin dolayına kurulan kahvehane, birkaç ağacı ve onun sunduğu gölgeliğiyle oracıkta açtığı ufacık uzamı kolaylıkla, insanların orada birbirleriyle buluşmalarına olanak veren meydana dönüştürür. …. “Yitik adamlar”ın hareket alanı şehir uzamında sınırlanırken, yersiz-yurtsuz mahalle yerleşimleriyle dıştan, kahvehanelerle içten şehrin uzamını genişletirler.”

Osmanlı’da Kahvehaneler ve Toplumsal Hayat Mekanları, nesnesini incelerken ufkunu sınırlamaması bir yana, derinlikten de taviz vermeyen bir kitap. Yazar, kahvehane ve toplumsal hayat mekanlarını kentte, toplumda, ailede, kültürde, tarihte katman katman açıyor. Şamandan karagöze ve meddaha; bekar odalarından Osmanlı şenliklerine; tütünden afyona, şerbetlere ve bozaya; sohbet mekanı “şarapsız meyhane” kahvehaneden bozahaneye, meyhaneye ve kadınlar hamamına çıktığımız gezintide tarihsel, coğrafi, ‘arkeolojik’ ve sosyolojik bakışlara uzanan bu örgüye, öykücülerin şahit tutulup romancıların ‘göz’lerinin ödünç alınmasıyla edebi alandan da ilmekler eklenmekten geri kalınmadığını görüyoruz. İnceleme türünün, akademik alanda yazmanın; bu alanı kısıtlayan o katı çerçevesinden sızan mesafeyi kırıp esnetmeye ve zihnin ana damarlarından kılcal damarlarına uzanan lezzetli bir düşünme ve okuma deneyimi de sunmaya engel olmayabileceğini kabul ettiriyor. Edebiyatın bir zihin hareketi olduğunu düşünen yazar, bu kitabıyla, incelemenin de zihnin yerleşik köşelerinden kurtulabilen bir zihin hareketi olduğunu işaret ediyor olabilir.